DIŞARIDAN KENDİNE BAKMAK

Şöyle bir dışarıdan kendime baktım bu akşam. Amacım bu değildi aslında. Boş boş internette dolanırken blogum aklıma geldi. Sonra " hangi blogları takip ediyordum ben, kimleri okuyordum, kimler neler yapıyordu, acaba yazan var mı hala " falan derken sayfalar arasında gezdim durdum. 
Sayfadan sayfaya gezdikçe, kendi yazdıklarımı okudukça eski günleri hatırladım. Burnum bir sızladı. Hani hep öyle olur ya.. Eski fotoğraflar çıkar ortaya, anılar anlatılır, dalıp gidilir o günlere ve sonrasında insanın içinde bir hüzün kalır. Tatlı bir hüzün ama böyle. O günleri yaşamış olmaktan dolayı büyük bir mutluluk ama şu anda yaşayamıyor olmaktan dolayı hafif bir mutsuzluk. Sonra yaptığım şeyleri düşündüm, insanlarla paylaştığım ortak keyifleri.. O anda dank etti işte; eskiden ne kadar da "ben"mişim de şu anda ne kadar da "etraf"ım, "elalem"im. 
Yani ne kadar da "acaba başkaları ne yapıyor" diye yaşanan bir hayatım olmuş. İnstagramda, youtube'da hep başkalarını izler olmuşum. Kimin hangi kitabı okuduğu, nereye tatile gittiği, hangi allığı kullandığı önceden bu kadar ilgimi çekmezken şimdi nasıl oldu da kendimi takip etmekten başkalarına gözümü dikmeye bu kadar kaydım? Kaydık aslında? Gelişen teknolojinin ve yapılan algı yönlendirmelerinin tuzağına düştüğümüz şüphesiz ama hiç mi kendimize "ne yapıyorsun allah aşkına" diye sormadık?
Bir anda inanılmaz büyük bir rahatsızlık hissettim. Çok içi geçmiş gibi konuşmak istemiyorum ama hepimizde inanılmaz bir kendini gösterme isteği peyda olmuş durumda. Sahip olduklarımız sanki sadece başkaları görürse anlamlı, mutluluğumuz sadece başkaları görürse gerçekten mutluluk gibi değil mi sizce de? Biz derken ülkecek halimizden bahsetmiyorum. Dünya, benim burada şaştığım şey etrafında dönüyor. Ne kadar konuşulursak o kadar iyiyiz sanki. Önceleri sadece kendi düşüncelerimle meşguldüm. Etrafımdakilerin ne yaşadığından bir haber de değildim tabii ki ama şimdiki gibi her saniyelerine ortak da değildim. Kafamda bir meşguliyet yaratıp kaybolmaları kısacık bir an' dı. Şimdi ise o kadar çok başkalarına maruzum ki kendimi dinlemeye fırsatım olmuyor galiba. Günümü, akşamlarımı instagramda sayfa kaydırarak geçirdiğimi, youtube' da sonu gelmek bilmeden "daha üretken olmanın 5 yolu" veya "hayatınızı planlayın, herşeye vakit ayırın" videoları izleyerek nasıl üretken olamadığımı ve hayatımı nasıl da "başkalarıyla" harcadığımı farkettim. Günlerim, günlerimiz böylece akıp gidiyor. Bir daha tekrarını yaşayamayacağımız anlarımız uçuyor başkalarının "hikaye"lerinde. 
Kendimi/zi toplama vakti gelmiştir. Ya da bir diğer seçenek; iyice yaşlanıyorum böyle şeyler bana batmaya başladıysa :) Her ne sebep olursa olsun, kendime dışarıdan bakıp yanlış yaptığım şeyleri görmek iyi geldi. Kafamda bazı şeyleri yerine oturtmama yardımcı oldu. 
Bir daha ki sefere kadar "kendinize iyi bakın" :)


DENEME BİR-Kİİ

Ekranda işaretçinin ışığı yanıp sönüyor. Aklımda yazacak bir sürü şey varken hiçbir şey yazamamak ne garip. Bir blogum olduğunu bile unutmuştum aslına bakarsanız. Nasıl oldu kendimi burada buldum bilmem. Bütün yazılarıma şöyle bir göz gezdirdim, kimisini baştan sona sindire sindire okudum. Altı sene önce başlamışım yazmaya. Resmen blogumla beraber büyümüşüm. Yazdıklarıma, yaptıklarıma baktım da sanki hiçbirini yaşamamışım gibi hissettim. O kadar uzak kalmışım ki...
Eskiden bloglar vardı, özen vardı, paylaşmak vardı' lara girmek istemiyorum. Zamana uyum sağlıyoruz işte. Bu her zaman iyi bir şey olmayabiliyor ama sağlamak durumunda kalıyoruz bir noktada. Sosyal Medya diye bir kavram yoktu mesela Türkiye'de çok enteresan, sadece Blogosfer vardı :) Sanal sosyallik için blog yazardık ve okurduk. Bugünkü mecraların ağababası aslında bloglardı. Kendimizi ifade etme çabalarımıza ilk burası tanıklık etti. 

Hani "eskiden Beyoğlu'na takım elbiseyle çıkılırdı" misali, eskiden bloglara özene bezene yazılar yazılırdı, fotoğraflar çekilirdi. Her şey bu kadar basitleştirilmemişti, bu kadar yozlaşmamıştı desem daha doğru olacak aslında. Şimdi herkes ünlü, herkes bir önderlik hissiyatı içinde kendinden son derece emin ve her şey "bir instagram kare"lik ya da 10 dakikalık bir videoluk kadar hızlı. Dediğim gibi nerede o eski günler minvalinde bir şey yazmayacağım. Hepimiz ayak uyduruyoruz bu trendlere. Ama bir an eski günleri çok özlediğimi fark ettim...
Yazacak çok şey var, değişen çok şey. Çok bayıldığım (!) İstanbul'a taşındık iki sene önce. Bu bilgi bile bloguma ne kadar zamandır uğramadığımın az çok kanıtı gibi aslında. Ve inanır mısınız mutluyum :) İnsan nelere alışmıyor ki değil mi..? Olgunlaştıkça alışma ve kabullenme süresi kısalıyor. İstanbul'a gelirken iş bulamam sanıyordum, geldiğimin ilk haftasında dört görüşmeye birden davet edildim ve çok şaşırdım. İçlerinden bana en uygun olduğunu düşündüğümü kabul ettim ve iki senedir çalışıyorum. Burada hayat çok hızlı, bende ise o hızlı hayata adapte olabilme yetisi pek yok. Bir çok eş-dostla geçiyor günlerimiz. O yüzden hobilerimi bıraktım desem yeri. Desem yeri ne, bal gibi de bıraktım işte. Elime iğne iplik en son ne zaman aldım hatırlamıyorum. Tekrar o rutine girebilmek için bir ara çaba sarf ettim ama ı-ıhh yapamadım. İsteğim baki ama, inanıyorum bir gün tekrar olacak :)
Kim bilir belki üzerimdeki tozu silkeler de blogumda ve şuracıkta açtığım kanalımda yine güzel projeler paylaşırım bir gün. Ben şimdi bir de eski blog arkadaşlarımın sayfalarını gezmeye çıkacağım. Merak ediyorum yazmaya devam eden var mı hala.
Tekrar görüşmek üzere!

Değer Mi Hiç?

Dertli bi başlık oldu di mi arkadaşlar? Dertleşelim azıcık.. Belki de en güzeli böyle uzaktan uzağa konuşmaktır ne bileyim.. İnsanlarla ne zaman yakın olsam canım yanar, kalbim kırılır oldu. Ben mi gereğinden fazla hassasım, insanlar mı bi değişik anlamadım ki..
Şimdi dertleşicem burada sizinle de yaptığınız yorumları yayınlamıycam ama. Çünkü ne "evet çok haklısın" ı duymak istiyorum ne de "sonuna kadar haksızsın"ı. Sadece öyle içimdekileri dökesim var o yüzden yazıyorum. Ama hepsini okuyacağım tabi ki yazdıklarınızın.
İnsan olarak neden bu kadar kötüyüz? Neden mutlulukları değil de mutsuzlukları çoğaltmak için çabalar dururuz? Neye değiyor kazanınca? Hani Candan Erçetin'in şarkısında olduğu gibi; "Kazanmak neye yarar ki kaybeden olduğunda..?". Neden kazanmak bu kadar önemli? Her şeye sahip olma arzusu nasıl bu kadar ele geçirebiliyor insanları?
Karşıdan bakınca aptalmışım gibi mi görünüyorum acaba diye merak ediyorum bazen. Çok mu hayalperestim? Ya da çok mu kolay kanıyor zannediliyorum? "Ne kadar da uyumlu bi kız ya :)" nın altında "Ay ne de saf ayol" mu yatıyor? Siz insanlar, neyi paylaşamıyorsunuz bu kadar? Ne kadar para sizi mutlu eder? Kendinizi ne kadar güçlü hissederseniz karşınızdaki insanları ezmeye çalışma gereği duymadığınız bir güne uyanırsınız? Hangi makam-mevki sizi en birinci hissettirir?




Hangi ara bu kadar aç oldu insanlık? Her şeye aç.. Ve hep daha fazlasını isteyen, buna sahip olmak için her türlü iki yüzlülüğü mübah gören tipler ne ara bu kadar çoğaldı? Dünya nasıl bu kadar kötü bir yer haline geldi? Kazanma hırsı ilk sıraya kadar nasıl çıktı sevgi, saygı, arkadaşlık, paylaşım ve benzerlerini alt sıralara iterek?




Bi insana sunabileceğin en değerli şey kalbindir bana göre. Kalbimde birisine yer açmışsam artık daha ötesi yoktur benim için mesela. Paylaşabileceğim her şeyi paylaşırım, elimde 1 varsa "al senin olsun bende kalmasa da olur" diyebilecek kadar büyük bir kalbim var. Karşımdaki kişi mutlu ise ben ondan daha fazla mutlu olurum onun için. Üzgünse ondan daha çok dertlenirim derdine. Neden böyleyim bilmiyorum. İnanın bilmiyorum. Kendimi bildim bileli böyleyim. Olgunlaştıkça, yaş aldıkça daha çok empati yapabildim de ondan böyle oldum değil yani bu durum. Böyle doğmuşum belki de. Sanırım ne yaşarsam en üst limitinde yaşamamdan kaynaklı bu his. Yani kendi hayatım için de geçerli. Bir sorunum varsa dibine kadar üzülürüm, bir mutluluğum varsa dünyayı yerinden oynatacak kadar güçlü hissederim o mutluluğu kalbimde. Ama artık yıldım... Çok yıldım.. Çok yoruldum.. Çok kırıldım... Çok bıktım.. İnsanların yaptıklarına şaşa kalıp da "ama neden?" diye sormaktan bitkin düştüm.




Öyle iki yüzlülükler, sahte gülümsemeler gördüm, anlamı unutulmuşçasına sarfedilen sözler duydum ki artık tek hissedebildiğim şey tiksinti oldu. Kendime kızmaya çalıştım nasıl bu kadar kör olabildim diye; ama yapamadım.. Ben buyum.. Değişemiyorum.. Sanırım kötülüğün değişemediği gibi ben de değişemiyorum..




Bir gün Pinterest'te tesadüf eseri rastladığım bir markaydı Tilda. Türkiye'de kimse tanımıyordu. Bu güne geldiğimizde de gururla söylüyorum ki Tilda'yı Türkiye'ye tanıttım. Bunun mükafatını da Tilda sayesinde tanıdığım güzel insanlarla ve tabi ki aldığım distribütörlük hakkı ile fazlasıyla kazandım. Ama artık beni o kadar tiksindirten şeyler görüyorum, duyuyorum ki ders vermeyi bırakmayı düşünüyorum. Zaten ortada gereğinden fazla öğretmen yok mu..? Kendi küçük dünyamda yaşamak istiyorum. Bu insanların pisliklerini görmeden, duymadan.. Ailem, dostlarım yanımda mı, sağlığım yerinde mi? Bu kadarı kafi.. Bu zamana kadar daha fazlasını hiç aramadım şükür ki. O iğrençliği yapanlara daha fazla katlanasım yok.. Ailemden aldığım terbiye, kalbimin sesi, mantığım benim onlar gibi olmama engel. İyi ki de engel.. Öz saygısını kaybeden bi insan artık daha neleri kazansa o boşluğu doldurabilir ki..?




PEGASUS HAVAYOLLARI BEN SANA NE DİYEYİM!

Herkese merhaba

Blogumda hiç böyle bir firma hakkında şikayet yazdığımı hatırlamam. Yani özellikle böyle bir post konusu yapacak kadar en azından şikayet etmemişimdir. Ama bu Pegasus Havayolları kadar rezil bir firmayla karşılaşmadığım için olsa gerek! Düşündükçe tekrar tekrar sinirleniyorum resmen!

Bir önceki postumda da bahsetmiştim 29-30-31 Ağustos'ta İstanbul'da workshopum vardı. Zaten 3 gün boyunca İstanbul trafiği ile boğuşmuşum, derslerimi vermişim, e haliyle yorgunum. Bir an önce evime dönmek istiyorum normal olarak. Ama her Pegasus uçuşumda olduğu gibi yine içimde o "Ya Pegasus'un neredeyse her uçuşu rötarlı oluyor, bari bu sefer öyle bir şey denk gelmese" korkusu da yok değil. Pazartesi akşamı saat 21:45'te uçağım. Elimde çantayla şehirde gezip daha da yorulmayayım diye işim bittiği gibi havaalanına gittim. Yani saat 18:30 gibi Sabiha Gökçen'deydim. Yemek yedim, kitap okudum vs derken saat oldu 19:30. Dedim gidip check-in'imi de yaptırayım çantayı vereyim rahat rahat dinlenirim uçak saatine kadar. Bu arada Sabiha Gökçen zaten ana baba günü, orasını hiç söylemiyorum. Yani o kalabalık sizi zaten boğuyor. Neyse.. Bir gittim ki o kalabalığın yarısını Pegasus check-in sırası yapıyormuş meğersem! İyiki erkenden gelmişim dedim o an çünkü rahat bi 1-1.5 saat bekleyeceğim sırada belli yani. Ben bunları düşünürken allahım pegasus görevlileriyle bi grup yolcu birbirine girdi! İki taraf da çılgınca bağırıyor birbirine! Yani arada deskler olmasa adamlar birbirine girip yumruklaşacak öyle gergin bi ortam. İki tane uçuş iptal olmuş onun yolcularıymış. Adamlara diyorlar ki size bilet paranızı iade edeceğiz. Yolcular da diyor ki ben bilet parasını istemiyorum, benim planım programım bozuldu bu mağduriyetimi gidereceksiniz. Adam havaalanına taksiyle gelmiş, bi ton para ödemiş tabii ki delirir! Hani bir de hava kötü olur, arıza olur bişey olur anlarım uçuş iptalini ki onda bile ek sefer koyarsın, başka bir firmaya yönlendirir onlardan bilet ayarlarsın, bilet parası iade etmek ne! Ama ortam o kadar gergin ki size anlatamam. Bu gerginlik check-in sırasındakilere de yansıdı bu sefer sıranın uzunluğundan şikayet etmeler başladı, uçuşlarında rötar çıkanlar bağırmaya başladı falan.. Allahım dedim hayırlısıyla bi evime gitsem..

Neyse valizimi verdim, kapıya doğru gittim. Pegasus kapılarının da neredeyse hepsinde ayrı bir kavga var! Ben gittim uçuşumu kontrol ettim, gecikme falan yok oh şükür diyorum. Uçağa biniş saatine kadar bekledik, hatta biniş için millet sıraya girdi falan. Pat ekranda Ankara uçuşu için 1 saat 45 dakika gecikme yazdı! O anda bi kavga da bizim kapımızda başladı tabi ki! Ben artık sinirlerim laçka bir şekilde anneme ve eşime haber verdim. Bu arada da telefonum kafayı yedi mi haftasonu! Şarj olmadı bi türlü! Benim uçağım 2 saat rötar yapmış ve şarjım %30! Tabi telefonu kapattım mecburen. Neyse kavga kıyamet sürüyor falan.. Bu arada anonslar yapılıyor işte pegasus yolcuları mc donald'slarda ücretsiz yemek yiyebilir tarzında. Bize su falan veriyorlar kapının orda. Böyle nasıl diiym yani rezil bi ortam. Sen bana bi şişe su verince ben "hee tamam ya nolcak 2 saat rötar nedir ki zaten" diyeceğim di mi!! Böyle yarım saat, 40 dakika falan kavgayla geçince ekrandaki rötar yazısı hop 20 dakikaya indi! Dalga geçiyorlar resmen bizle! Bir de gecikmenin 1 saat 45 dakika olduğunu gören insanlar üst kata çıkıp yemek yemeğe falan gittiler doğal olarak. Ve bir kaçı şans eseri ekranlara bakıp uçuş saatinin erkene alındığını görerek resmen koşa koşa kapıya geldiler! Onlar da delirdi tabi ki! "Ben o ekrana bakmasam kaçıracaktım uçağı o zaman ne olacaktı?" diye bağırıp durdular. Çünkü anons falan yapılmadı. Bu insancıklar gelip de çemkirince lütfettiler de bi anons geçtiler! Neyse buna da şükür dedik ve biletleri kontrol ettirip uçağa geçtik. Otur otur otur uçak kalkmıyor! Terbiyesiz adamlar oradaki kavga gürültüyü ortadan kaldırmak için bu sefer bizi uçağın içinde beklettiler!!!! O uçağın içinde de heralde 1 saate yakın bekledik! Ben sinirimden kuduruyorum ama artık! Yani pazartesi akşamı eve gelebildiğimde saat 2 falan olmuştu..

Dediğim gibi düşündükçe deliriyorum. Yani o akşam sanki böyle ilkokul öğrencilerine havayollarını teslim etmişler de siz takılın burda demişler gibi bi yönetim(?) anlayışı vardı Pegasus'ta. Bu kadar profesyonellikten uzak, bu kadar terbiyesiz bir havayolu şirketi görmedim daha önce! Ve inanın bir çok havayolu ile uçmuşluğum var yerli-yabancı. Havayolu şirketinde en önemli özelliklerden birisi kriz yönetimi olmalı. Çünkü bu uçak kalkmadı, beş dakika sonraya bi tane daha ek sefer koyarız ona biner giderler gibi bişey yapamazsınız. Veya siz buraya geldiniz ama uçak iptal siz evinize dönün gibi bişey de diyemezsiniz. İnsanlar uçağı ya işleri acil olduğu için seçiyorlar, ya önemli bir randevuları, yetişmeleri gereken bir yerleri olduğu için veya konforundan dolayı seçiyorlar. E siz bunları sağlayamadıktan sonra ve bu konularda çıkan en ufak bir problemi bile çözemedikten sonra kendinize havayolu şirketi demeyin bi zahmet!

Bir daha Pegasus'u tercih etmem sanıyorum ki. Artık rezilliklerini çekecek ne gücüm ne vaktim var. Bu şekilde giderlerse hızla aşağıya doğru çöküşe geçeceklerinden şüphem yok!

BLOGUM BLOGUM CANIM BLOGUM

Herkese merhaba!
Blogumu çok özledim ya.. Resmen yazmak isteğiyle oturdum bilgisayarın başına.
Buraya yazarken sanki kimsenin okumadığı günlüğüme yazıyormuşum gibi hissediyorum nedense. Halbuki internet denen sonsuzluğa açık tüm söylediklerim :)
Site işini oturtmaya çalışıyorum. Bayan Tilda'nın kendi çapında belli bir marka algısı oluştu sanıyorum bunca zaman sonra. Ama sitenin de aynı algıyı oturtması biraz zaman alacak diye düşünüyorum. Ciddi anlamda profesyonel bir iş bu. İşmiş yani :) Ona kafa yoruyorum bu aralar. Bir de tabi sonbahar yavaş yavaş kendini göstermeye yaklaşınca benim workshoplar da hafiften başladı. Şimdi ilk dersimiz 29-30-31 ağustosta İstanbul Kadıköy'de. Cumartesi gününü çok önceden bir grup arkadaş kapatmıştı zaten. O yüzden 30 Ağustosa ek ders koyduk. O da dolunca 31 Ağustosa da ek ders koyduk :) Şimdi o da dolmak üzere şükür.. Eğer siz de son yerler için bilgi almak isterseniz bana bayantilda@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz. Bebeğimiz bu:
Onun dışında neler yapıyorsun derseniz bu ara puzzle lara sardım :) Geçen haftalarda D&R'a gitmiştim. Puzzle almak hiç aklımda yoktu, bir kitap bakmaya gitmiştim. Kitabı bulamadım, mağazadan çıkınca bi baktım ki iki tane puzzle almışım :) Bir tanesi internet sitelerinde de var: http://www.dr.com.tr/Hobi-Outdoor/Iki-Kedi-1000-Lik-Puzzle-The-life-Of-Riley/Hobi/Puzzlelar/1000-Parca-Puzzle/urunno=0000000570098 Diğerini bulamadım sitede.

The Life of Riley 'ye başlamadım henüz. Fotoğraftan da anlaşılıyordur belki, boyutları küçük. 1000 parçadan oluşan puzzle ın bitmiş hali A3 boyutunda olacak. Yani parçaları da çok küçük. Nasıl yapıcam bilmem :) Resmine aldanarak aldım. Diğerini ise aldığım gün bitirdim :) Bitirmem lazımdı takdir edersiniz ki :) Oyuncak bebekler!
Bu 33x48 cm oldu. Ama 500 parça olduğu için çabuk bitti. Bir tek şu aradaki siyah görüntü rahatsız ediyor beni. O yüzden çerçeveletip çerçeveletmeyeceğime henüz karar veremedim.. Sadece resmini yaptırabilirim çerçeve :)
Tüm bu tatlılıkların dışında günler tatsız haberlerle geçiyor.. İnsanın içine bir ağırlık çöküyor, bazen yapılan şeyler anlamsız geliyor.. Ama yine devam ediyoruz bir şekilde hayata işte.. Yarım yamalak..
Güzel günler istiyorum.. Herkes için.. Ütopik biliyorum ama istemekten kendimi alıkoyamıyorum, koymak da istemiyorum.
Daha güzel günlerde buluşabilmek dileğiyle..
Sevgiler..
Blogger tarafından desteklenmektedir.

ARKADAŞLARIM